Sen!
Gaste’de hoşuma giden bir köşe yazısını sizlerle paylaşayım.
Her gün aynı yollarda yarı uyur, yarı uyanık işine gidiyorsun. Bir süre sonra yolcu sıralarındaki insanlar bile tanıdık yüzlere dönüşüyor. Sürekli sensiz akıp giden koskoca bir hayatın hayalini kuruyor ama bir türlü onu yakalayamıyorsun.
Düşün ki kendi gündemin bile hiçbir zaman olamıyor. Birilerinin sana dayattığı krizleri yaşıyor, bir türlü anlayamadığın bir ekonominin çarkında televizyon ve gazeteler sana neyi anlatıyorsa onu konuşuyorsun. Mutlulukların da onların güdümünde ilerliyor, hüzünler de… Başkalarının hayatını, başkalarının arzularını, o başkalarının hayallerini yaşıyorsun.
Pervasız ilk gençlik yıllarının özlemi içini kemirirken, dost sohbetlerinde artık -miş’li, -muş’lu cümleler kuruyorsun. Birden durup fark ediyorsun: En son ne zaman hararetle başına gelenleri birisiyle paylaştın? En son ne zaman iş dışında sohbetlere katıldın, ne zaman gözlerinden yaşlar gelene kadar gülebildin?
Biliyorsun ki anlattıkların senden bağımsız koşuyor. Bütün o fikirlere hep kıyısından köşesinden tutunuyorsun. Bir zamanlar ‘birinci tekil şahıs’tan kurduğun cümlelerin hatırası doluyor zihnine… Bir zaman sonra peşinde koştuğun aşkları hatırlıyorsun. Bir ucu evde diğer ucu işte birleşen çemberden çıkmanın yolunu aşkta bulacağını sanıyorsun.
Aşkın hayatına ‘bir güneş gibi doğacağını’; bir sabah uyandığında her şeyin; sokakların, evlerin, ağaçların, kedilerin, simitçinin, otobüsün, çöplerin, hep tıkalı kalmaya mahkûm ızgaraların, bozuk paraların; çevrendeki her şeyin parlayacağını ve iştah açıcı olacağını sanıyorsun. Hep peşinde koştuğun o aşk geldikten sonra; dudaklarına yapışıp uzun süre orada kalacak; şaşkınlıktan mı, huzurdan mı yoksa arzudan mı kaynaklandığı belli olmayan koca bir gülümseme yaratıyor… Gençleşiyor ve güzelleşiyorsun.
Derken gün geliyor; sokakların dar, simitçilerin kaba, otobüsün gürültülü, çöplerin pis kokulu olduğunu görüyorsun. Kendi ağzından çıkan sözler, gözlerindeki bakışlar, kendi ellerinle yaptığın dokunuşlarla ve bunların gerçekliğini karşındakine inandırarak, karşındaki seni aynadaki gibi yansıtıyorken bitiyor aşk. Bilmem kaçıncı kez kendine attığın kazığın acısını dindirmek için cahilce ‘değiştirilemeyecek şeyler betimlenmelidir’ deyip yeni bir betimleme yapıyorsun aşka: ‘Aşk çemberin dışına çıkma çabasıdır.’
Öyleyse sen, bu çemberi kırmak için sonu ne olursa olsun yeniden âşık olmalısın! Biliyorsun ki ölene kadar çevresinde dönüp dolaşılacak ve uğruna ölmeye değecek tek şey, aşk…
Ender AYNA


