Eyüp Derdiyok

Seviyorum öyleyse varım!

Yazsam Roman Olur

Ekim31

Bu sitede yazdığınız şiir ve öykülerinizi yayınlayabilirsiniz. Yazılara puan verebilir, yorumlayabilirsiniz. Sitede güzel ödüllerde mevcut. Bende 3 gün önce yayınladığım şiirimi yazsam roman olurda da paylaşmak istedim. Her türlü olumlu - olumsuz görüşünüz benim için çok değerlidir. Yine yazsam roman olur sitesindende şiirime ulaşabilirsiniz. Yorumlarınızı ve güzel puanlarınızı beklerim. :)

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Prensesime

Ekim5

Seni o kadar çok seviyorum ki, sevgimin  boyutunu şarkılarla anlamaya çalışıyorum. Karşılaştırıyorum kendimi şarkılardaki aşıklarla. Bazen “Yok bu gerçekten sevmiyor”, bazen de “Ah! İşte ben böyle sevmeliyim” diyorum. Sonra o yosun gözlerin düşüyor aklıma. Derinliklerinde kayboluyorum. Oynat düğmesine basıyorum mp3 çalarımın. Şarkının akışına bırakıyorum kendimi. Gözlerinin derinliklerinden hiç mi hiç ayrılmak istemiyorum…

“Sen yanımda ama ben hasretlerde
Söyleyemem derdimi istesem de
Anlasana kaderim ellerinde
Sus yüreğim söyleme

Gözlerinin derinliğinde kayboldum gel kurtar beni…
Aşk gördüğüm en güzel düş bir tek sen uyandır beni” derken “Oğlum uyan hadi okula geç kalacaksın” sesiyle uyanıyorum. Yüzümde memnuniyetsiz bir ifadeyle yatağımdan doğruluyorum. Hazırlanıp okula gidiyorum.

İlk ders Fizik… Allah’ım bu ne kadar sıkıcı bir derstir. Resmen ıstırap? Yeni aldığım kulaklığımı takıyorum ve vücuduma dünden kalan borcumu ödemek üzere koyuyorum kafamı masaya. Tabiî ki “İki keklik” türküsü çalmalı. Söyleyen Erkan Oğur, eşlik eden ben, söylediğim ise sen olmalısın. Yoksa ne anlamı kalırdı… Sen olmasaydın başka şeylerinde anlamı olmazdı ya neyse…

“İki keklik bir derede imanım da ötüyor
Ötmede keklik benim derdim artıyor, sana hayran
Emine hanım konyak içmiş karyolada yatıyor
Yazması oyalı kundurası boyalı yar benim olsa
Uzunda geceler dilim yari heceler yar benim olsa”
Tüylerim ürperiyor. Yazarı böyle duygular yaşadığından dolayı takdir ederken uykumda yari hecelemeyen dilime veryansın ediyorum.
Sen daha çok sevmelisin
diyorum kendime. Haykırmalısın yâri uzun gecelerde…

O sırada ilk buluşmamız aklıma geldi.
Buluşmaya gelirkenki endişelerim, tarifsiz heyecanım aklıma geldi.
Hayallerimdeki prensesim, kusursuzum, herbişeyim demiştim seni gördüğümde. Ama öyle değilsen diye düşünmüştüm. Ben seni ilk görüşte sevdim. İlk görüşte de sevgimi olur yahu diyenlere de… Bu sorunun muhatabı ben değilim. Kalbime sorun. Cevabı işitirseniz ne âlâ. Bu sorunu birazda şuna benzetiyorum. Allah var mıdır? Bir şeyin olmadığının ispat edilmesi gerekmezdi? Bende böyle diyorum. Peki ilk görüşte aşkın olmadığını ispat edin… Ben var diyorum. Yaşadım diyorum. Yaşadığım duyguları, onu gördüğümde saçmalaşan hareketlerimde canlı şahitlerimdir. Hadi olmadığını ispat edin…

Ama o ben olmaz diyenlere inat ilk görüşte sevmiştim! İlk görüşte geçer notu vermişti kalp gümrüğüm. Kurtulmuştu prangalarından duygularım ve Emel sevgisiyle dolmuştu gönlüm. Artık tek emelim olmuştu seni sevmek.

Çekingenliğimiz aklıma geliyor. Biraz güneşin sıcaklığından birazda utangaçlığından pembeleşen yanakların aklıma geliyor. Özne, yüklem tümleçlerin birbirine karıştığı, sırasını şaşırdığı kuralsız cümlelerim aklıma geliyor. Başkasına karşı çok rahat olan dilimin sana geldiğinde zorlandığını hatırlıyorum. Kelimeler çıkmak bilmiyordu ağzımdan. Titreşmiyordu ses tellerim. Sadece sen konuşsan da ben bir ömür boyu dinlesem diyordum. Dedim ya seni gördüğümde ne özne kalmıştı ne yüklem. Tek özne vardı, o da sendin!

Seni gördüğümde vücudumda gerçekleşen anlamsız tepkimeler silsilesi aklıma geliyor. Kalbimin ritminden eser kalmayışını, saçma sapan atışlarını hatırlıyorum ve yüzümdeki şaşkın tebessümü…
Sessiz kalışlarımızı hatırlıyorum. Tam susmuşken ikimizin aynı anda konuşması.. Önce sen söyle deyişimiz… Ben senin yanındayken sessiz kalmayı da sevdim.

Güzelliğini tarif etmede kelimeler aciz kalır. Kelimeler yetse ben aciz kalırım. Acizim işte affet. Tanımlayamıyorum. İfade edemiyorum güzelliğini…

Hatırlar mısın ?. “Kalbim seni çok sevdi. O yosun gözlerini mi?, güzelim saçlarını mı?, o bakmaya doyamadığım yüzünü mü? gülümseyişini mi? yoksa kalbini mi sevdi? bilmiyorum” demiştim. Halâ kalbime soruyorum. Neydi sevdiğin kalbim? diyorum. Aklımdan biran olsun gitmeyen sen o an daha da belirginleşiyorsun ve kalbim sadece hızlanıyor, hızlanıyor, hızlanıyor… Adeta, Seviyorum işte! diyor. Sev be kalbim sana da sevmek yakışır…

Yazıma Müşfik Kenter’in çok sevdiğim sözüyle son vermek istiyorum. “Aşık, keşke yerine daima İyi ki diyendir” Sevgini bir nakkaş misali kalbime işleyen Allah’a ne kadar şükretsem azdır.
İyi ki varsın!!!

Eyüp DERDİYOK

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Ömrümün Sahibi 3.Bölüm Hakkında

Eylül22

Ömrümün sahibi adlı öyküme gösterdiğiniz ilgi için çok teşekkür ederim. Üçüncü bölümünü de merakla beklemeniz ne kadar hoşuma gitti anlatamam. Bununla beraber e-postalarıyla bu konu hakkında bilgi isteyen arkadaşlara da ayrıca teşekkür ederim.

Ömrümün Sahibi adlı öykü tamamen benim yaşadıklarımı anlattığım bir öykü olmasını planlıyordum ve ilk iki bölümünde herşey istediğim gibi gitti. Ancak bundan sonrasını yazmak gerçekten çok zor. Hissettiklerimi kelimelere dökmek pek mümkün görünmüyo. Okuyanlara şöyle bir güzel haberim var… Bana bu öyküyü yazdıran, beni türlü türlü ruh hallerine sokan, bana yaşamadıklarımı yaşatan insanla mutluyum, mutlusun, mutlu :) İkinci iyi haberimde bunca gelen e-postadan sonra üçüncü bölümü yazmak için çabalayacağım. Hatta bunu kitaplaştırmak gibi uzun vadeli bir planımda var. Ne zaman biter derseniz bittiğinde ilk paylaşacağımın sizler olduğunu bilin yeter…

Eyüp DERDİYOK

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Ömrümün Sahibi - 2

Ağustos6

Kırtasiye de gördüğü mavi gözlü güzel aklından çıkmıyordu ama tereddütleri vardı. İlk defa aşkla tanışmıştı. Tanıştığı aşkmıydı ondan da emin değildi. “Ya geçici bir hoşlantıysa” diyordu. Bu zamana kadar kimseyi üzmemek için çabalamış ama bu çabası sırasında üzülen ne yazıkki kendisi olmuştu. Yine üzmek istemiyordu. “Biranlık hoşlantının sona ermesi ve kızı üzmesini” düşünmek onu da üzüyordu. Emin olmalıydı… Kafasında ki soru işaretleri yok etmeliydi. Ya beklentilerini karşılamazsam, ya o benim beklentilerimi karşılaşmazsa ? diye içinden söyleniyordu.  İnsanların, evlendikleri insanı bile tanıyamadığından boşandıkları bir dönemde ilk defa gördüğü kızdan çok şeyler beklemek doğrumuydu? Doğru değildi fakat o, kızdan çok şey bekliyordu. İyinin tanımını onda görmüştü sanki. İyiyi görmüştü. Kusursuzu görmüştü ve “Evet, kusursuz insan da varmış” demişti ama bilmiyordu. Hazırmıydı böyle birşeye?

Aşk insanı hazırlıksız yakalıyordu. O gün kırtasiyeye gittiğinde kızı göreceğini nerden bilebilirdi ki?

Ertesi gün yine kırtasiyeye kızı görmeye gittiğinden başka bir gerçekle karşılaştı… Babasıyla… Umudunu yitirmeye hakkı yoktu. Sadece görmeliydi… Yine kırtasiyeye gitti. Ablası olduğunu düşündüğü bir bayan vardı… Babasını ve ablasını görmesi onun umudunu yitirmesinden çok onu daha da umutlandırdı. Çünkü ozaman iyinin babasından abla - kardeşe aktarılmış olduğunu anladı. Konuşmalarından, gözlerinde ki ışıltıdan anlamıştı. Sonraki günler yine göremedi. Göremedi, göremedi, göremedi…

Sonraki günler kırtasiyeye gitmeyi bırakıp “Zaman gerekiyor” diye düşündü. Birkaç gün kırtasiyeye uğramadı, motorsikletle önünden geçmedi. Böyle de olmuyordu ki! Çözüm basitti. Kıza bir şekilde sevgisini ifade etmeliydi ama nasıl? Bu onun için hiç kolay değildi. İlk “Seni Seviyorum” dediğinde kendisi ne “Kendisini Bileceği” yaştaydı ne de “Seni Seviyorum” un ne kadar anlamlı ve bir okadar da söylerken milyon kez düşünülmesi gereken bir cümle olduğunu bilmiyordu. Yani küçüktü. Ondan sonra da bir daha “Seni Seviyorum” diyebileceği bir kız çıkmamıştı karşısına. Çok güzel dostluklar kurmuştu ama “Sevmek” çok başkaydı ama dedim ya emin olmak istiyordu. Emin olmak için ne yapabilirdi? Kırtasiyeye gitmediği günler soru işaretlerini yoketmesinde yardımcı oldu. Onu düşünmeden bir gün geçirmeye çalıştı ama olmadı. Yatarken başka şeyler düşünmeye çalıştı yine olmadı. Rüyasında onu görmemek bile çok üzüyordu onu ama göremedi. Düşünmeden olmuyordu, görmeden olmuyordu… Artık soru işaretleri azalıp tek bir mesaj veriyordu… Aşıksın…

Aşık mıyım? diyordu. Aşık mıyım?  Motorsikletine atlayıp göl kıyısına gidiyordu. Sadece rüzgarın sesi ve onun düşünceleri vardı. Daha güzel, daha mantıklı - mantıklı düşünebilirse- düşünebileceği, sesten uzak bir yerdi göl kenarı ve mükemmel bir manzarası vardı. Düşündü. Yaşadıklarını gözden geçirip muhasebesini yaptı. Can Dündar’ın “Aşkın tarifi” adlı yazısı  aklına geldi.
“Uyumak zor, uyanmak kolay olacak…
Sabahi iple çekeceksin…
Bazen de “Hiç günes doğmasa” diyeceksin…
Ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler… ”
Uyumak çok zordu, hatta imkansız bir hal almıştı. Sekiz - Dokuz saatlik uykuları Dört - Beş saate inmişti ama hiç uykusuz olmuyordu. Kendisini beş saatlik uykuya rağmen mükemmel hissediyordu ama rahat değildi.

Artık aşıkmıyım sorusunun cevabını vermişti. “Evet,aşığım”. Bu sorunun cevabını vermek, hiçbirşeyi sona erdirmiyordu. Herşey yeni başlıyordu. Aşıktı ama karşısındaki bu aşkı bilmiyordu ki? Bu halde aşk, içini kemirmekten başka neye yarardı ki? Söylemeliydi… Hem de hemen. Mektubu, kendi duygularını katarak, biraz da edebi bir dille kaleme aldı. Ertesi gün vermek istedi, göremedi. O akşam, evdekilerle televizyon izliyorlardı. Sevdiği bir dizi vardı televizyonda: “Düğün Şarkıcısı”. Samimi görüyordu diziyi ve “Neşe Karaböcek” in o muhteşem “İntizar” adlı şarkısına bayılıyordu. Tam da güzel duygular içerisinde o şarkı nasıl güzel geliyordu ona bir bilseniz…
“Sakın bir söz söyleme, yüzüme bakma sakın
Sesini duyan olur, sana göz koyan olur.
Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın,
Annen bile okşasa benim bağrım taş olur. ”

O Düğün Şarkıcısı’nı izlemek istiyordu. Annesi ve ablasıysa her akşam izlemekten bıkmadıkları “Varmısın Yokmusun” u izlemekte ısrarcıydı. “Bir dizim var onu rahat izleyeyim bari. Bir gün izlemeseniz kaçmaz ya” diyerek ikna etti. Fakat her dakika “Varmısın Yokmusun’a bakarmısın” diyerek onu kızdırmaya çalıştılar. Bu arada bir program için edilmeyecek laflar kullandılar. Gururunu incittiler. Bir yanda sevdiğe kıza sevgisini açıklamak, diğer yanda gururu vardı. Çok üzülerek gururunu tercih etti. Ertesi sabah kalktığı gibi otobüsün yolunu tuttu. Tarih 24 Haziran… Otobüse bindiğinde çalan şarkı Grup Seksendört’ün K.G.B adlı şarkısıydı. ”
“Kimseler görmesin, kimseler bilmesin
Benimle yaşasın ölsün bu sevda…”

Tam da içinde bulunduğu durumu anlatan şarkıydı. Söyleyemeden gitmişti…. Çoook üzülüyordu. Çok kelimesinde ki “O” ları yazmaya sayfalar yetmez… Gitmişti. 24 Haziran’da İstanbul’un yolunu tutmuştu, habersizce… İki saat sonra otogara vardı. Ne yaptım ben diyordu. Gururu ve sevdiği arasındaki süren savaşı gururu kazanmıştı. Üzgündü… Kendisini bilgisayarıyla avutmaya çalıştı. Babasına yardım etmeye adadı kendini. Ona borcunu ödemesi mümkün değildi ancak bir hayır duasını da alabilirdi. 25 gün kaldı İstanbul’da. Unutmadı… 25 gün unutturamadı… Yeniçiftliğe geldi. Kırtasiye’ye uğradı. Babası oradaydı… Üzülüyordu. Bir ay boyunca üzüntü-sevinç duygularıyla yaşıyordu. Sevdiğine seviniyordu, ama sevdiğini söyleyememesi onu üzüyordu. Sevdiğini söylemenin ne kadar güzel olacağını biliyordu. Öncelikle “ama” lardan, olumsuz düşüncelerden kurtulmalıydı. Sevdiğini söylemek bu kadar zormuydu ? Belki de değildi ama onu göremiyordu. Gördüğü yerde aşkını açıkça ifade edebileceği bir yer değildi.

Bir gece düşüncelerine son noktayı koyduğu, netlik kazandırdığı, artık sevdiğine gönülden inanmasını sağlayan bir şey oldu. Onu gördü . Motorsikletle köye geldiğinde, kız ailesiyle beraber dolaşıyordu. Görmek için bir daha karşısından geçti, bir daha ve bir daha… İşte bu gece kararı vermişti. Her ne olursa olsun söyleyecekti varsın kabul etmesin. Varsın sevdiği olsun - ki bunun, onu ne kadar üzeceğini biliyordu- . Sevdiğini söylemeden zamanını geçireceğine, söyleyip rahatlamak istedi. Mektup yazdı veremedi, ayakları geri geri gitti. Kırtasiyeye giremedi. Yeniden yazdı… Yine veremedi… Perşembe günü İstanbul’a dönecekti ve o gün için arkadaşından yardım istemişti. Arkadaşının da izin günüydü. “Tamam, yardım ederim” dedi. Ondan sadece kızın dükkanda olup olmadığına bakmasını istemişti. Çünkü bakacak yüzü kalmamıştı ve de babasıyla karşılaşmak istemiyordu.31 Temmuz 2008. Erkenden kalktı. Arkadaşını aradı, açmadı. Arkadaşının evine gidip seslendi, korna çaldı. Fakat arkadaşı çıkmadı. O da üstelemedi ve kırtasiyenin yolunu tuttu… Bu işte ona kimsenin yardımcı olamayacağını bilerek…  Seven sensin, duygu senin duygun, bunları da ifade edebilecek olan sensin… Git söyle kaybedecek birşeyin yok. Aksine kazanabilirsin… Bugün olmazsa bir daha hiç olmaz…

2.Kısım Sonaerdi…
3.Kısımda buluşmak üzere.

Hatalarım vardır, affedin.

Eyüp DERDİYOK

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Ömrümün Sahibi - 1

Ağustos2

Sahilde yanlızlıkla elele dolaşıyordu. Düşündüğü şeyler vardı. Üzülüyordu… Kızların bu kadar benliklerinden uzaklaşmaları onu çok üzüyordu. Kendi değerlerinin farkında olmamaları, kendilerini günlük ilişkilere adamaları, anlık sevgiler, mutluluklarla kendilerini avutmalarını anlayamıyordu. Elbette O da sevmek istiyordu ama sevmiş olmak için değil. Birisi manitan var mı? dediğinde sessiz kalmamak için değil. Çıktığın var mı dediklerinde kıvırmamak için değil. Manita, çıkmak… Bu kelimeler ona çok tersti. Hem çıkmakta neymiş… Dışarı çıkmak mı? , merdivenleri çıkmak mı? O böyle düşünenlerdendi. O gerçek sevginin gücüne inanıyordu ve birgün bende seveceğim demişti. Elbet seveceğim… ama doğru biri çıkmamıştı karşısına. Yalan aşkları, o çok kolay söylenen seni seviyorumları duydukça insanlardan soğuyordu. Kızları sadece fizikleriyle yargılayanları, arkalarından ağza alınmayacak sözler sarfedenleri duydukça içi acıyordu. Çünkü bu sözleri sarfedenler “empati” adlı kavramdan bihaberlerdi ya da işlerine gelmiyodu. Keşke sadece empatiden bihaber olsalardı. Çünkü empatiden daha önemli bir olgudan yoksunlardı. Ahlak…

O gün bir arkadaşını sevgilisiyle buluşmaya götürmüştü. Arkadaşı, “Kızın yüzünü hatırlamıyorum” diyordu ve bununla kalmıyordu. ” Şunu göreyimde, diğerine gidicem” diyordu. O arkadaşı motordan atma isteğiyle doluyordu içi ama atmıyordu. Arkadaşının haline gülüyordu. Marifetmiş gibi anlattığı saçmalığa gülüyordu. Gülerken üzülüyordu da. Çünkü o arkadaşı gerçek sevgiden haberdar olmamıştı. Çünkü o arkadaşı sevgilinin bir gülüşüne canını vermeye hazır olanları tanımamıştı. O Kalp ile göz arasındaki kutlu hadiseye hiç şahit olmamıştı.

Be-nîm gamze tuvânî kî katl-i âm kunî
Neûzubilleh, eger gamze-râ tamâm kunî
(Sevgilinin şöyle güçsüz ve küçücük bir gamze kırıntısı bile aşıklar arasında katliama sebep oldu. Allah korusun, gamze ya bir de tamam olsaydı?!…)

Arkadaşı bu mısraları okumamıştı ki… O hiç böyle düşünmemişti… Bu yüzden üzülüyordu… Üzülüyordu… Üzülüyordu…

Anlamsız günler ardıardına geçerken, ablasıyla bir karar almıştı… Hem o Öss hazırlık mahiyetinde çalışacaktı hemde ablasına Kpss için yardım edecekti… Kalem, silgi, defter gibi araç gereçler gerekiyordu ve almak için köyün yolunu tuttu. Kırtasiyeye giderken “Düşler sokağını” söylemeye başladı. Pekte güzel olmayan sesiyle “Yağmur yağsa, uykum kaçsa. Bir kuş konsa badi parmağıma. Ağlardım bir başıma” diyordu… Trafik kurallarına uyarak yoluna devam ediyordu. Kırtasiyeye vardığında mutluydu. Sebepsiz bir mutluluk… Kırtasiye’den içeri girdi. Defter, kalem, ve uç aldı. Fakat dikkatini çeken birşey vardı. Kızın okadar doğal bir güzelliği vardı ki… Anlayamıyordu… Anlatamıyordu… Belki de o an, o kutlu hadise gerçekleşmişti. Bilmiyordu… Zorla “İyi günler” diyebildi… İyi günler, iyi günler, iyi günler…

Eve vardı. Defteri, kalemi, uçları ablasına verdi… Sanki büyülenmiş gibiydi. Ağzından istemsizce “Kırtasiyede bir melek gördüm” dedi. Annesiyle ablası şaşırdı. Annesi “Ne diyorsun oğlum ?” dedi. Ne dediğini o da bilmiyordu ki… İçinden Bilmiyorum anne… Bilmiyorum. dedi.  “Ah, silgi almayı unutmuşum” dedi ve tekrardan kırtasiyenin yolunu tuttu. Silgi bahaneydi. Sadece kalbi ona Bir daha görmelisin demişti. O da kalbinin sesini dinlemişti. Tekrar kırtasiyeye gitmişti. Silgi aldı… “Seni görünce aklımda ne silgi kaldı ne defter demek istedi” Diyemedi. İlk gittiğinde aralarında bozuk para olmadığıyla ilgili bir diyalog geçmişti. İkinci gittiğinde kız yine bozuk para yok dedi ve derken gülümsedi. Bitmişti… “Hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti” derler ya. O an, onunda aklından bütün aşk şarkıları geçmişti. En güzel aşk şarkılarını, şarkılar kadar güzel olmayan sesiyle söylemek, o güzel yüzün hep gülsün demek istemişti… Söyleyemedi. :)

1.Kısım Sonaerdi…
2.Kısımda buluşmak üzere.

Hatalarım vardır, affedin.

Eyüp DERDİYOK

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
posted under Öyküler | No Comments »

Söylemek, Anlatmak

Haziran21

İnsan vardır, konuşur, ama dediklerinden bir şey anlaşılmaz. Cümleleri bağlantısızdır. Bozuktur. Tekrarlıdır. Sözcükler doğru yerde kullanılmamış, anlamları karıştırılmıştır falan.

Bu ve benzeri savrukluklar, bir öyküyü de anlaşılmaz hale sokar şüphesiz. Fakat bir cümlenin veya bir paragrafın anlattığından çok fazla şey anlatır öykü. Anlatacağını da yaşantı kurarak anlatır. Bu yüzden, kendine özgü dikkatler ister yazarından.

“Yaşantı kurmak”, bir şey’i dört öğe (kişi, olay, yer ve zaman) aracılığıyla canlandırmak demek. Şey’e ileti/mesaj diyelim; canlandırmanın temelinde de bunun nesnelleştirilmesi var.

Şu örnek cümleler üzerinden konulaşım:

  1. Bir bardak çay hazırla şef!
  2. Kadın gökyüzüne baktığında bulutun mavisi çoktan karışmıştı gözlerinin rengine.
  3. Garson tıraş olmuştu bu sabah. Yüzünün sivilcelerine takılan jilet acıtarak alıp götürmüştü bir parçasını. Yüzünün ortasında kocaman, kanlı bir yara bandı vardı. Bu görünüşüyle, yarım yamalak öfkesini ve kızgın bir tay halindeki devinimlerini ince, kareli bir gömleğin içinde hapsetmiş gibiydi.

İlk cümle, bir emir cümlesi. ileti/mesaj da gayet açık. İkinci cümlede bir yargı var. Yargı, kadının gözleriyle ilgili. Ama “bulutun mavisinin çoktan karışması” ne demek? Cümlede bu yok. İleti/mesaj kapalı. Son cümlede bir olay’a/durum’a yer veriyor. Yargı da bununla ilgili. Ne ki ileti/ mesaj yeterince dışa vurulmuş değil yine. “Yarım yamalak öfkenin ve kızgın bir tay halindeki devinimlerin kareli bir gömlek içinde hapsi” ile anlatılmak istenen anlaşılmıyor.

İkinci ve üçüncü cümleler, bu halleriyle  sadece birer cümledir. Yani söylem/ söyleyiş. Bunlar, üzerlerindeki örtüyü attıklarında ilk cümledeki açıklığa kavuşmuş, yani iletilmek istenileni iletmiş olacaklar. Anlatmak bu işte. Söylemek’le yetinmemek. İlk cümledeki gibi, iletiyi de sağlamak.

İleti vardır, bir cümleyle sağlanır; ileti vardır, cümleye sığmaz paragrafa dökülür, yine ileti vardır, bir öykü gerektirir. Ancak şu unutulmamalı: İleti sağlandığında - yani sağlanmıştır diye düşünüldüğünde- amaca ulaşılmıştır; cümle olsun, paragraf veya öykü olsun, biter. Eklenecek tek sözcük bile fazla gelir artık.

“E” , Temmuz 2002, Sayı:40

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
posted under Öyküler | No Comments »

Kitap Okuma Zamanı

Haziran10

Okulların tatil edilmesine bir hafta kala kitap listemi oluşturdum. Öncelikle yazarlık ve öykü yazma üzerine kitaplar okumak istiyorum. Sonra fantastik türe giriş yapmak niyetindeyim. Tabi bu sırada öykü yazmayı ihmal etmeyecek bununla birlikte Öss çalışmalarını hızlandıracağım. Evet gelelim kitap listeme :)

Pazartesi günü sipariş listem:

1) Feridun Andaç “Öykücünün Kitabı”, “Yazarın Kitabı”

2) Dorothera Brande “Yazar Olmak”

3) Necati Mert “Öykü Yazmak”

4) Sevim Gündüz “Öykü ve Roman Yazma Sanatı”

İhtiyacım olan başlangıç bilgilerine ulaşmaya yeteceğini düşündüğüm kitaplar.

Bunun yanında Albert Camus - Ruha Dokunan Düşünceler kitabını da sipariş ettim.

Selim İleri’nin “Türk Romanından Altın Sayfalar” adlı kitabını sipariş etmeyi unuttum. Onu da yarın kitaplarımı almaya giderken sipariş edeceğim.

Evet. Yarın elime geçecek kitaplar bunlar.

Tabii ki yarında sipariş listemle gideceğim. Yarınki sipariş listemde şöyle:

Warcraft

1) Ejderhanın Gücü

2)Büyük Şef

3)Son Bekçi

Warcraft Sunwell Üçlemesi

1) Ejder Avı

2) Buz Gölgeleri

3) Hayalet Topraklar

Geçenlerde okulumuza Sunay Akın geldi. Kitaplarını okuyup tanımak istiyorum. Bu yüzden listemde onun kitaplarına da yer verdim.

Sunay Akın

1) Tuncay Terzihanesi

2) Onlar Hep Oradaydı

3) Kız Kulesindeki Kızılderili

Şimdilik bu kadar…

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
posted under Öyküler | No Comments »

Kusursuz Bir Öykü Yazarı İçin On Emir / Horacio Quiroga

Haziran9

1. Bir üstada -Poe, Maupassant, Kipling, Çehov- Tanrıya inandığın gibi inan.

2. Sanatını ulaşılmaz bir doruk olarak kabullen. Onu aşabileceğine dair hayaller besleme. Aşabilecek duruma geldiğinde, bunu zaten farkında olmadan başaracaksın.

3. Öykünmeye mümkün olduğunca diren, üzerindeki etki yeterince güçlüyse ancak o zaman öykün. Kişilik geliştirmek, her şeyden çok sabır isteyen bir iştir.

4. Körü körüne inan. Başarıya ulaşacak kadar yetenekli olduğuna değil, ama arzuladığın şey karşısında göstereceğin şevke. Sanatını yavuklun gibi sev, tüm kalbini ver ona.

5. İlk sözün nereye gideceğini bilmeden yazmaya başlama. İyi kotarılmış bir öyküde ilk üç satır, hemen hemen son üç satır kadar önemlidir.

6. Bu şartı kesinkes ifade etmek istiyorsun: “Nehirden doğru soğuk bir yel esiyordu.” İnsanoğlunun konuştuğu dilde ifadeyi vermek için belirlenmiş sözcüklerden başka sözcük yoktur. Sözlerine sen hükmet, sesli harf gelmiş sessiz harf gelmiş, bunları kafana takma.

7. Gerekmedikçe sıfat kullanma. Zayıf bir ada tutturulmuş renk tayfı kadar faydasızdır bunlar. Değerli birine rast gelirsen, karşılaştırılamaz bir rengi olur. Ama önce onu bulmak gerekir.

8. Kahramanlarını elinde tut ve öykünün sonuna kadar tutarlı bir şekilde taşı. Kurguladığın yolda onları başka şekilde görmeye kalkma. Başkalarının göremediği ya da görse bile aldırmayacağı şeylerle yolunu saptırma. Okuru aldatma. Öykü, laf kalabalığından arınmış bir romandır. Öyle olmasa bile, bunu mutlak bir hakikat olarak kabullen.

9. Duyguların akışına kapılarak yazma. Bırak silinsinler, ama sonra hepsini aklına getir. Bundan sonra duyguları yeniden canlandırabilecek gücün kalmışsa, zaten yolu yarılamışsın demektir.

10. Yazarken ne arkadaşlarını düşün, ne de öykünün yaratacağı etkiyi. Bir araya getireceğin kahramanlarının içinde yaşadığı o küçücük ortamdan başka ilgini çeken hiçbir şey yokmuş gibi anlat öykünü. Öyküdeki yaşantıdan başka bir şey çıkmasın ortaya.

http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=784

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
posted under Öyküler | No Comments »

Derin dereler…

Haziran9

Şiiri tarif çabası havayı avuçlamaya benzer. İnsan imkânsızın peşinde koşmamalı. Şiiri tanımlamaya çalışmaktansa kısacık bir şiirin ruhumdaki yankılarını yazmayı uygun buldum:

Bazı şiirler vardır, ruhumuzda derin izler bırakır, uzun zaman dilimizden düşmezler. Umulmadık zamanlarda bazen farkına bile varmaksızın bir de bakarız ki, tekrar edip duruyoruz onu. Son günlerde böyle bir şiir dadandı dilime, virdini ezberden okuyan bir derviş gibi sık sık söyler oldum.

Ünlü bir edibin eseri miydi bu? Hayır, aksine adı duyulmamış bir köylü gelin tarafından yazılmıştı. Hikâyesi de şiiri kadar dokunaklıydı bu gelinin.

Rivayete göre, Osmanlının son dönemlerinde, Anadolu’nun ücra bir köyünde yaşamış. Severek evlenmiş. Mutlu olmak istemekte, geleceğe ümitle bakmaktadır. Toprakları verimsizdir köyünün, bu yüzden erkekler, iş için uzak beldelere giderler. Bu gelinin eşi de gider bir gün. Gider gitmesine ya, bir türlü dönmez geriye.

Kadın, akıl almaz bir sabırla, hasretle, ümitle bekler, bekler, bekler. Kimselere söyleyemez derdini, acısını içine gömer. Dindardır, iffetlidir, namusunu canından aziz bilir. Yalnız başına yaşar, çalışır, eşinin yolunu gözler. Aradan beş yıl, on yıl, yirmi yıl geçer.

Yirmi beşinci yıl dolarken bazı askerler gelirler köye, kadını bulurlar. Yanlarında getirdikleri mektubu verir, “Bunu sana kocan gönderdir. İşleri sebebiyle kendisi gelemedi. Biz, seni ona götürmekle vazifeliyiz.” derler

Kadın, mektubu okur… Osmanlıya asker olmuştur kocası, seneler ilerledikçe rütbesi yükselmiştir. Şimdi Mısır eyaletinde “paşa”dır. Yıllar önce bir çeşme başında gözü yaşlı bırakıp gittiği hanımını yanına almak istemektedir. Onu konaklarda yaşatacak, mutlu edecektir.

Kadın, mektubun arkasına kısa bir şiir yazar, askerlere verir. “Bunu götürün, sahibine verin” der. Sonra, kesin bir dille son sözünü söyler: “Ben, gelmiyorum!”

İşte şiiri:

Derin derelerin serin köşesi,

Kırıldı gönlümün billur şişesi,

Duydum ki olmuşsun Mısır paşası,

Vaktinde gelmedin şimdi neyleyim!

Ben, bu mısralarda sanatın gücünü gördüm. Hasret acılarıyla yaşanan ve hüsranla noktalanan bütün bir ömrü kısacık bir şiirle ifade edebilen meçhul hanıma hayran oldum.

Not: Alıntıdır. (Yazar Olmak İstiyorum – Ömer Sevinçgül )

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
posted under Öyküler | No Comments »

Üslûbun oluşmasında rol alan faktörler

Haziran8

Üslûbun oluşmasında birçok faktörün rolü vardır:

Yazarın yaşadıkları, yaptıkları, okuduğu kitaplar, aldığı eğitim, kültür düzeyi, özel zevkleri, ahlakı, karakteri vs. Yazarın, yazıyı yazdığı andaki ruh hâli de üslûba tesir eder.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
posted under Öyküler | No Comments »
« Older Entries
Şiirlerimi okumak için tıklayın.